20 Kasım 2017
Facebook Twitter Google Plus Youtube
290.323
Salavat Kampanyası
  ZİYARETÇİ DEFTERİ
Gönderen : yusra Ülke :
Tarih : 19.01.2015 Şehir :
KURAN ÖLÜLERE OKUNMAK İÇİN Mİ İNDİRİLDİ?
36/Yasin70 (Kur'an,) Diri olanları uyarıp korkutmak ve kafirlerin üzerine sözün hak olması için (indirilmiştir).
Ayetten de anlaşıldığı gibi, Kur’an yaşayanları batıldan sıyırıp
doğru yolu bulmaları için indirilmiştir.
1/Fatiha 5 (Ya Rabbi) Ancak sana kulluk eder, ancak Senden yardım isteriz!
Ölen bir insanın elbette, Allah’a kulluk etmesi mümkün değildir, tabi yardım istemeside. Yazık ki ölülerin arkasından okunan kur’an, onları kurtarmak adına okunuyor, okuyan da ne okuduğunu dahi bilmiyor.
Keşke bilseler, bilseler kur’an’ın artık ölülere hiç bir fayda sağlamayacağını, ölüleri kurtarmak için değil, kendilerini kurtarmak için okurlardı.
Defin işleminin hemen ardından okunan, yasin süresine ne demeli, surenin içeriği “..babaları uyarılmamış bu yüzden gaflette kalmış bir toplumu uyarmak için..” indirildiği halde ve dirilere hitap eden bu surenin, ölülere okunuyor olması,insanların ne büyük bir gafletin içinde olduğunu gözler önüne seriyor.
27/Neml 80 Sen, ölülere şüphesiz ki işittiremezsin; dönüp giden sağırlara da çağrıyı duyuramazsın.
30/Rum 52 Tabiidir ki sen ölülere katiyen işittiremezsin; dönüp giden sağırlara da çağrıyı duyuramazsın.
35/Fatır 22 Dirilerle ölüler de bir değildir. Doğrusu Allah, dilediği kimseye işittirir. Sen, kabirlerde olanlara işittiremezsin.
2/Bakara 2 Bu, doğruluğu şüphe götürmeyen
ve Allah'a karşı gelmekten sakınanlara yol gösteren Kitap'tır.
36/Yasin 5,6 Bu, babaları uyarılmadığından gafil kalmış bir milleti uyarman için güçlü ve merhametli olan Allah'ın indirdiği Kuran'dır.
36/Yasin 10,11 Onları uyarsan da uyarmasan da birdir, inanmazlar.
Sen ancak, Kuran'a uyan ve görmediği halde Rahman'dan korkan kimseyi uyarabilirsin. Artık o kimseyi, bağışlanma ve cömertçe verilecek bir ecirle müjdele.
36/Yasin 22 "Beni yaratana ne diye kulluk etmeyeyim? Siz de O'na döneceksiniz."
23/ Yasin 23 "Hiç ben O'ndan baska ilâhlar edinir miyim? Eger O Rahman, bana bir zarar dileyecek olsa, onlarin sefaati benden yana hiçbir seye yaramaz ve onlar beni kurtaramazlar."
Bu,ve benzeri ayetlerde hep, yol gösterici ve uyarıcı oluşundan bahsediyor. Kur’an ı yol gösterici olarak değilde, ölülerin arkasından okunan mübarek bir kitap, oluşundan öte gidemediğini görüyoruz.
Bu ifadeyi kullandığım için üzgünüm ama gerçek bu.
Bugün hangi kapıyı çalsanız, hemen hemen kur’an ı Arapça okuyan insana rastlarsınız, ama içindeki emirleri, okuyup anlayana kaç evde rastlarsınız?
Kız çocuklarını kur’an kursuna gönderen aileler, ölünce arkadan kur’an okuyan biri olsun diye okutuyorlar, içindeki emirleri öğrenip yaşasınlar diye değil.
Üstat Mehmet AKİF ERSOY unda dediği gibi
İnmemiştir hele kur’an
Bunu hakkıyla bilin
Ne mezarlıkta okumak
Ne de fal bakmak için.
Kur’an’nın orijinalini elbette öğrenelim, ama yaşamak için, doğruyu bulmak için, anladığımız dilde okumamız gerekiyor. Rahman olan Allah bu kitap kılavuzdur, hidayet kaynağıdır diyor, Yani hakkı batıldan ayırmak için gönderdim diyor.
25/Furkan 1 Şanı yücedir o kudretin ki, hakla batılı ayıran o Furkan'ı, bütün
alemler için bir uyarıcı olsun diye kuluna indirdi.
Mezarlığın yanından geçen, hemen her insan mutlaka fatihayı okur. Dua eden hocalar duasında bize de bir fatiha yok mu? diyen ölülerimize de gönderelim diye dua ederler. Oysa fatiha süresinde “bizi doğru yoluna ilet..” diye dua etmiyormuyuz? ölünün artık doğru yola iletilme hakkımı var? Tabiî ki yok, doğru yola bizim, yani yaşanların ihtiyacı var. Şu gerçeği, artık inananların kabul etmesi gerek.
Kur’an bize Allah’tan gelen bir mesaj,ve yol gösteren bir kılavuzdur.
1/Fatiha 1,,7 Rahman ve Rahim Allah'ın adıyla. Hamd, alemlerin Rabbi Allah'adır. Rahman'dır, Rahim'dir O. Din gününün Malik'i, sultanıdır O. Yalnız sana ibadet ederiz ve yalnız senden yardım dileriz. Dosdoğru yola ilet bizi. Kendilerine nimet verdiklerinin, üzerlerine gazap dökülmemişlerin, karanlık ve şaşkınlığa saplanmamışların yoluna...
Rahman ve rahim olan Allah, inananlara, Kur’an’ın çizgisinde yaşayan doğruyu yanlıştan ayırt edecek bir basiret ve feraset nasip etsin.
(Alıntıdır)
Gönderen : yusra Ülke :
Tarih : 14.01.2015 Şehir :
Şükrü HÜSEYİNOĞLU - 13/01/2015
Söz konusu eylemle ilgili olarak kimi çevrelerce, “eylemin İslami açıdan meşruiyete sahip olduğu, fakat maslahat açısından tartışılabileceği” yorumları yapıldı. “Meşruiyet” iddiasına dayanak olarak da, Mâide Sûresi 33-34. ayetler ile siyerden Kab b. Eşref’in öldürülmesi ve benzer birkaç hadise gösterildi. Lakin bu yorumlar yapılırken, söz konusu edilen ayetlerin, tıpkı hırsızlığın cezasını bildiren Mâide 38. ayet gibi, ancak bir devlet organizması tarafından uygulanabilecek had cezalarına dair ayetler olduğu gerçeği göz ardı edilmekteydi. Aynı şekilde siyerden verilen örneklerde de, İslami otoritenin varlığı ve onun Müslümanlar adına meşru karar alma ve uygulama yetkisi dikkate alınmamıştı.
İslam bir ölçü dinidir. Dolayısıyla da Müslüman fert ölçü insanı, Müslüman topluluklar da ölçü insanları olmak durumundadırlar. Müslüman fert ve toplulukların yalnızca Allah’a kulluk/itaat yükümlülükleri bulunduğu gibi, bu kulluğun formu konusunda da münzel olana tâbi olmakla mükelleftirler.

Tabiri caizse “kulluk olsun da nasıl olursa olsun” gibi bir ölçüsüzlük İslam’ın kabul ettiği bir yaklaşım değildir. Örneğin salatın/namazın bir formu vardır, bu formun dışına çıkıldığında kıyam, rüku, secde gibi rükunlar yerine getirilse de salatın ikamesi gerçekleştirilmiş olmaz.

İslam açısından usul ve esasın ayrı düşünülemeyeceği bilinen bir hakikattir. Dahası, usulün önemini vurgulamak için İslam fakihleri “usulün esasa mukaddem/öncelikli olduğunu” ifade etmişlerdir.

Bilindiği gibi Rabbimiz, Kitab-ı Keriminde insanın yürüme fiilini bile ölçüye bağlamıştır.[1] Kısacası İslam, baştan sona bir ölçü dinidir ve müntesiplerine her işte ölçülü olmayı vâzeder. İnfak etmeyi emretmekle kalmaz, infak etmenin ölçülerini de vâzeder.

Allah yolunda cihad/cehd edin demekle kalmaz, bu yükümlülüğün ölçülerini de öğretir. “Allah yolunda, hakkıyla cihad edin”[2] der. Kur’an’ın, dâvetle ve İslami mücadelenin tüm boyutlarıyla ilgili ölçüleri, bu “hakkıyla” vurgusunun açılımı durumundadır.

Fransa’da yayın yapan Charlie Hebdo adlı paçavraya yönelik silahlı eylemi söz konusu etmeye çalışacağımız bu yazıya, yukarıdaki hatırlatmalarla giriş yapmayı gerekli gördük.

Ne yazık ve ne acı ki, birçok İslami ölçü ve ilkenin, İslam adına “büyük işler” yapmanın önünde adeta ayak bağı muamelesi görüp unutulmaya terk edildiği bir dönemden geçiyoruz.

“Cahiliyeden ilkesel hicret” Kur’ani ilkesini[3] bilip geçmişte de savunmalarına rağmen, konjonktürel kazanım hesapları yüzünden tevhidi kulvardan uzaklaşıp mevcut cahili sistemler içi siyaset kulvarına yönelenler de, cihad mefhumunu kıtale indirgeyip İslam adına tam anlamıyla bir ölüm ideolojisi üreten şiddet körlüğü mahkûmları da “büyük işler” başarmanın peşinde durup dinlenme bilmeden koşturuyorlar!

İlkesel zemin ve düzlemde ölçülü ve hikmetli hareket anlayışından uzaklaşıldıkça, “hareket olsun da nasıl olursa olsun” gibi bir ölçüsüzlük kanıksanıyor, yaygınlaşıyor. Baştan sona bir ölçü dini olan İslam’ın ölçülerinden onay alınarak iş yapmak tavrı yerine, “ben yaptım oldu” mantığı işletiliyor.

Bir iş ve eylemin meşruluğuna dair delil, o iş/eylem olup bittikten sonra konuşulmaya başlanıyor! İstiklal Mahkemeleri’nin “Sanığın idamına, şahitlerin bilahare dinlenmesine” yaklaşımına benzer bir işleyiş cari kılınmaya çalışılıyor. Oldu-bittilerle Müslümanların gündemleri belirlenip, oldu-bittilere taraf olmaları dayatılıyor!

KUAŞİ KARDEŞLERİN EYLEMİ

Bu tesbit ve hatırlatmalardan sonra Paris’te Şerif ve Said Kuaşi kardeşler tarafından malum paçavraya karşı girişilen saldırı eylemini değerlendirmeye geçebiliriz.

Öncelikle şunu belirtmeliyim ki, söz konusu saldırı olayıyla ilgili “komplo teorisi” üretmek için elde çokça veri olmakla birlikte, şahsen tüm bunların tevafuk olduğuna ve olayın alçakça karikatür saldırısına karşı bir tepki eylemi olarak geliştiğine kaniyim.

Saldırı olayının tam da Fransa’nın Suriye ve Filistin politikasında ABD’den ciddi oranda ayrıştığı ve yanı sıra Avrupa’da ırkçı temayülün kışkırtıldığı bir dönemde gerçekleştirilmiş olması, bu konuda birçok spekülasyona açık kapı bırakan bir husus aslında. Rusya’nın petrol fiyatları üzerinden terbiye edilmeye çalışıldığı bir süreçte ABD’nin ambargosuna uymayan Fransız Total şirketinin CEO’sunun Moskova havaalanında kuşkulu bir kazada ölmesi ve ardından Fransa’nın farklı Suriye ve Filistin politikaları gündemde iken bu saldırının gerçekleşmesi üzerinde durulmayı hak eden hususlar olsa da, biz işin bu tarafını bir tarafa bırakıyor ve bir “tepki eylemi” olarak konuyu değerlendirmekle yetinmek istiyoruz.

Kuaşi kardeşlerin, Charlie Hebdo adlı paçavraya yönelik saldırısında bilindiği gibi 10’u karikatürist ve dergi çalışanları, 2’si de koruma polisi olmak üzere 12 kişi öldürülmüştü. Ardından Fransız polisinin yaptığı operasyon sonucu da Kuaşi kardeşler katledilmişti.

MEŞRUİYET TARTIŞMASI

Bu olay, gerçekleşmesinin ardından bir anda tüm dünya gündeminin başat maddesi haline gelmişti. Yalnızca 11 Eylül 2001 sonrası dönemde İslam coğrafyasının fiili işgallere maruz bırakılıp milyonlarca Müslümanın hunharca katledilmesi sürecinin ortaklığını yapan ülkelerden olan Fransa, 12 vatandaşının ölümüyle “şok olurken”, İslam dünyası dahil tüm dünya medya araçları ve politikacılar marifetiyle Fransa’nın yasına ortak kılınmaya çalışıldı. Ne yazık ki bunda da büyük ölçüde başarılı olundu.

Müslümanlar arasında ise bu saldırı, farklı duygularla karşılandı. Destekleyip alkışlayan olduğu gibi, temkinli yaklaşanlar da, yanlış bulup eleştirenler de. Tabii ki tüm bu tutum sahiplerinin olaya yaklaşım biçimleri ve yaklaşımlarını dayandırdıkları gerekçeleri farklılık arz ediyordu.

Bizim için canlarımızdan evla olan[4] Allah Rasulüne (s) yönelik herhangi bir olumsuz tutum karşısında Müslümanlar olarak tepki göstermemiz, bir hakkın da ötesinde yükümlülüğümüzdür. Mesele, tepkinin biçiminde ortaya çıkmaktadır. Paris’teki silahlı eylem, bu açıdan tartışılmaktadır. Yoksa aklı başında hiçbir Müslüman, konuyu “ifade özgürlüğü” gibi Batının acıktığında rahatlıkla yediği helvadan putlarından biri çerçevesinde ele alıyor değil.

Söz konusu eylemle ilgili olarak kimi çevrelerce, “eylemin İslami açıdan meşruiyete sahip olduğu, fakat maslahat açısından tartışılabileceği” yorumları yapıldı. “Meşruiyet” iddiasına dayanak olarak da, Mâide Sûresi 33-34. ayetler[5] ile siyerden Kab b. Eşref’in öldürülmesi ve benzer birkaç hadise gösterildi.

Lakin bu yorumlar yapılırken, söz konusu edilen ayetlerin, tıpkı hırsızlığın cezasını bildiren Mâide 38. ayet gibi, ancak bir devlet organizması tarafından uygulanabilecek had cezalarına dair ayetler olduğu gerçeği göz ardı edilmekteydi. Aynı şekilde siyerden verilen örneklerde de, İslami otoritenin varlığı ve onun Müslümanlar adına meşru karar alma ve uygulama yetkisi dikkate alınmamıştı.

Nasıl ki biz bugün Müslümanların rıza ve katılımıyla bir İslami devlet organizması oluşturma imkânına kavuşmadan cinayet, hırsızlık, zina gibi suçlarda had cezalarını uygulama yetkisine sahip değilsek, aynı şekilde Kur’an’daki bir had ayetine dayanarak İslam ve Müslümanlar adına bu tür eylemlere girişmek yetkisini de kendimizde göremeyiz.

Her şeyin bir yeri, zamanı, ölçüsü vardır. İslam davasını omuzlamanın, Rasulü ve davasını savunmanın bir fıkhı vardır, nizamı vardır. Ayetleri ve siyerden örnekleri bağlamından kopararak söz konusu etmek, Rabbimizin emirlerine ve Rasulünün örnekliğine tâbi olmak yerine, onları araçsallaştırmak ve fıkıhsızlığa payanda kılmaktan başka bir sonuç vermez.

Bilindiği gibi Mekkeli müşrikler, Allah Rasulü (s) ve beraberindeki mü’minlere, çeşitli hakaretlerde bulunuyordu. Bu durum karşısında Rabbimizin öğütleri ve bu öğütler ışığında Rasulullah’ın nasıl tutum takındığı bilinmektedir.

“Onların söylediklerine sabret ve onlardan güzel bir ayrılma tarzıyla kopup ayrıl”[6], “Sen bu sözü yalan sayanı bana bırak. Biz onları, bilmedikleri bir yönden yavaş yavaş azaba yaklaştırıyoruz”[7]ve benzeri ayetler gereği Allah Rasulü ve arkadaşlarının, onların çirkefçe yaklaşımları, hakaretleri karşısında dönüp onlarla cedelleşmeye girmek yerine, dâvette sebatkâr olarak istikamet üzere mücadelelerini sürdürdüklerini görmekteyiz.

Hakaret ve alayla kendilerini kulvarlarından alıkoymaya çalışan müşriklerin bu tahrikkâr tutumları karşısında, dâvet eksenli mücadele kulvarlarını terk etmemişler, duruşlarıyla düşmanlarını acze düşürmüşlerdir.

DÂVET EKSENLİ MÜCADELE ÇİZGİSİNDE SEBAT

Bugüne geldiğimizde, Fransa’da yayın yapan söz konusu paçavranın çirkeflikleri ve Batıdaki benzer İslam düşmanı odaklar karşısında Müslümanların takınması gereken tutumun da, bu Kur’ani ölçüler ve Nebevi örneklik çerçevesinde olması gerekmektedir.

Müslümanın sözü ve duruşu her türlü silahtan daha güçlüdür. İlk Kur’an neslinin mücadele örnekliği bize bunu müşahhas olarak göstermiştir. Biz de ilk nesil gibi hakaretlere, baskılara karşı sabırla sözü yükseltmeli, dâvet çizgisinde sebatkâr olmalı, kulvarımızdan asla sapmamalıyız.

Meselenin bir başka boyutu da şu ki; Müslüman ufku, kuklaları değil kuklacıyı hedef almayı gerektirir. Sahnedeki oyunculardan önce, oyunu ve oyun kurucuları kavramakla işe başlamak gerekir. Fransa'daki olay özelinde söyleyecek olursak, o paçavrayı çıkaran İslam düşmanlarına karşı takınacağımız tutum, vereceğimiz tepki o kadar hikmetli olmalı ki, Avrupa insanını bu İslam düşmanlarının çapıtma ve saptırmalarının etkisinden kurtaracak, bu gibi provokatörleri yalnızlaştıracak bir etki oluşturabilelim.

Avrupa insanını İslam düşmanlarının yanına itecek değil, İslam'ın güzellikleriyle buluşmalarını sağlayacak bir tutum ve duruştur, Müslümanca tutum ve duruş. Tıpkı Allah Rasulünün, Darun Nedve çetesinin saptırma ve provokasyonları karşısında vakarlı duruşunda sebat ederek Mekke insanına İslam'ın mesajını taşımayı başardığı gibi.

İslam dâvası hiçbir şekilde “yalnız kurt”ların İslam ve Müslümanlar adına ferdi kararlar alıp eylemler yapabilecekleri bir ölçüsüzlüğü, başına buyrukluğu kabul etmez. Aynı şekilde İslam dâvası, her şeyden önce bir dâvet dini olan, insanları dünya ve ahret saadetine çağırmayı esas alan İslam’ı, bu temel niteliğinin aksine tam anlamıyla bir şiddet ideolojisine dönüştüren herhangi bir hizbin insafına da terk edilemez.
Fransa’daki o paçavraya karşı Mehmed Akif’in “acırım tükürüğe billahi tükürsem yüzüne” gibi bir tavır da takınılabilirdi, farklı tonlarda kolektif tepkiler de geliştirilebilirdi. Ancak, bağlamından kopardıkları ayet ve siyerden örneklerle meşruluk atfettikleri söz konusu silahlı eylemi savunanların bile, “Kuaşi kardeşler daha ölçülü davranabilir, sadece hakaret karikatürlerini çizenleri cezalandırmakla yetinebilirlerdi” gibi eleştiriler yapmak zorunda kaldıkları bu silahlı saldırı eylemi, yukarıda izah etmeye çalıştığımız üzere vahyi ölçüler ve Nebevi örneklik açısından onaylanması mümkün olmayan bir tepki biçimi olmuştur.

Maslahat açısından değerlendirildiğinde de söylenecek çok şey vardır mutlaka. Ancak biz bu makalede konuyu ilkesel düzlemde ele almak istedik ve zaten vahyin ölçüleri ile o ölçülere dayalı Nebevi örnekliğe uygun olmayan herhangi bir eylemin Müslümanlar açısından olumlu sonuçlar vermesi mümkün olamayacağı için bu çerçevede bir değerlendirmeye gerek bile duymuyoruz.

Son söz olarak şunu ifade etmekle yetinmek istiyoruz: İslam bir ölçü dini, dolayısıyla Müslüman ölçü insanıdır. Müslümanın ölçüsüz, nizamsız, fıkıhsız işi olmamalıdır. Müslümanlar olarak, başımıza buyruk değil, vahyi ölçüler ve Nebevi örneklik çerçevesinde kolektif akılla hareket etmek durumundayız.
Gönderen : Ahmed Ülke : Türkiye
Tarih : 06.01.2015 Şehir : van
Geli bıra hun ğafıl nebın
Jı teat ra wek mérabın
Qed guhdaré fısqé nebın
Da hun nebın ji xusaré

Desté hev lı bıgrın
Bıratiyé pır zédekın
Lı riya xeq da bı meşın
Da hun xeq niyasbın

Dengé xeqwé dengé ümmeté
Lı serxed fmé hat bı deng
Gelli bıra guhdarbın
Ne minin bı tené
...emaneti xuda bın
Gönderen : yusra Ülke :
Tarih : 14.12.2014 Şehir :
MÜSLÜMAN GENÇLERDE BURÇ SAPMASI



Burçlar hakkında çok şey söyleniyor yazılıyor. TV’lerde programlar yapılıp gazete köşelerinde ve dergi sayfalarında insanların hayatlarıyla, karakteristik özellikleri ve geleceğiyle alakalı bir takım doğruluk payı olmayan şeyler söyleniyor. Gelin İsterseniz "Burç nedir?’" tanımıyla başlayalım.



“Güneşin bir yılda takip ettiği düşünülen yörüngenin içlerinden geçtiği, belli sembollerle gösterilen on iki takım yıldızdan her biri bir burcu teşkil eder. Gökteki sabit yıldızlar küresinin ve özellikle burçlar kuşağındaki farazî şekillerin milattan önce 3 binli yıllardan beri bilindiği tahmin edilmektedir.”

(Diyanet Vakfı İslâm Ansiklopedisi, 6. Cilt, sh. 422)



On iki burç var ve her bir insanın bu burçlardan birine dahil olduğu öne sürülüyor. İnsanın karakterinin, kişisel özelliklerinin sahip olduğu burcun özelliklerine göre şekillendiği iddia ediliyor. Ve bu burçlarla yani “burç falıyla” gelecekten haber verme iddiasında bulunuluyor.



Neden insan bu gibi şeylere önem verir diye sorduğumuz zaman akla şunlar geliyor:



* Geleceğe dair endişeleri olduğu için gelecekte ne olacağını bilme merakı.



* Gündelik hayatta kendine olan güveni tazeleme, hayata dair güvenini yitirmeme çabası.



* Karşıdaki muhatabının karakteristik özelliklerini önceden bilip, onunla burcunun belirlediği ölçüler içinde iletişime geçmek düşüncesi.



* Çevresindeki insanlardan daha ayrıcalıklı ve üstün olma düşüncesi.



Gibi…



Son günlerde sıkça duyduğum, karşıma sıkça çıkan bir soru: "Burcunuz nedir acaba?" sorusu. Arkadaşlarıma "Siz de bu soruya muhatap oluyor musunuz?" diye sorduğumda aşağı yukarı onlardan da aynı cevapları aldım. İş ortamlarında, kendi aralarında ve özellikle evlilik görüşmelerinde kızların sıkça sorduğu soruların başında bu geliyor: "Burcunuz nedir?"



Hatta bazı erkeklerin de burçlar üzerine konuşup, muhatabının burcunu öğrenmeyi tabir yerindeyse iş edindiğini görüyoruz. İnsanı değerlendirme ve insan ilişkileri, burçlara, doğum tarihlerine, buradan yola çıkarak yıldızların hareketlerine ve kahve dibine kaldı! Burç falı hayatı etkileyen önemli bir etken halini aldı. Özellikle kızlar, günlük burçları takip ederken yazılanlara inanıp, okudukları burç falının etkisinde kalarak, fal uymasa bile, bir müddet sonra farkında olmayarak hayatlarını ona göre uyarlamaya başlıyorlar. Bu sadece dini hassasiyeti olmayan kızlarda değil, dini hassasiyeti olan kızlarda da oldukça artmış durumda.



Sormadan geçemeyeceğim; geçmişte insanlar burçlarına göre mi eşlerini seçiyorlardı da, bu denli uzun ömrü birlikte geçiriyorlardı, birbirlerine hayatın en zor anında bile sadık kalabiliyorlardı? Tabii ki hayır! Şimdi tanışmalarda, konuşmalarda soruların ilki burçlarla alakalı oluyor. Ve karakteristik özelikler hiçbir dayanağı olmaksızın o derece kriterize ediliyor ki, bundan dolayı uyumsuzluk ve bencillik insanlar arasında arttıkça artıyor. Bu burç sapması, her geçen gün önceki zamana oranla daha fazla etkili olmaya başladı ne yazık ki.



Bir insanı tanımadan onun hakkında fikir yürütmek, nasıl bir kişiliğe ya da karaktere sahip olduğunu Ay ve yıldız hesaplamaları yaparak anlamaya çalışmak, açıkça gaybı taşlamaktır, insana dair mutlak bilinmezi bilme gayreti, gayb konusunda haddini bilmemektir.



İslam, bu tip batıl inanç ve yaklaşımları kesinlikle yasaklamıştır. Ama geleceğe dair birtakım analizler yaparak öngörülerde bulunmak olağan şeydir, hayatta da olması gereken düşünsel bir eylemdir.

Yüce kitabımız Kur’an, gaybı, yüce Allah'tan (c.c.) başka hiçbir kimsenin bilemeyeceğini, Peygamberlerin dahi, kendilerine vahyedilmedikçe gaybdan haber veremeyeceklerini şöyle bildirmektedir:

“De ki: Göklerde ve yerde Allah'tan (c.c.) başka kimse gaybı bilmez.” (en-Neml, 27/65)



“De ki: "Size Allah'ın (c.c) hazineleri benim yanımdadır, demiyorum. Gaybı da bilmiyorum.’’ (el-En'âm, 6/50)



“Gaybın anahtarları O'nun katındadır, onları O'ndan başkası bilmez.” (Enam 59)



"Eğer gaybı bilseydim, daha fazla hayır yapardım" (el-A'râf, 7/188)



Bir de bu noktada güya cinleri kullanmaya çalışan ya da cinlerin kullandığı insanlar da söz konusudur. Bu, yüzyıllardır bazı insanların içerisine düştüğü bir sapmadır, ki geçmişte büyücü ya da gelecekten haber verdiğini iddia eden kehanet sahibi diye anılan kimseler daha çok bu yola başvurmuşlardır.



Yüce kitabımız Kur’an, cinlerin şöyle dediklerini haber verir:

“(Cinler, dediler ki): "Biz göğe dokunduk, onu kuvvetli bekçiler ve alevlerle dolu bulduk."

"Doğrusu biz göğün bazı mevkilerinde dinlemek için otururduk. Fakat şimdi her kim dinleyecek olursa kendini gözetleyen parlak bir alev buluyor."

"Doğrusu biz bilmiyoruz, yeryüzündekilere kötülük mü murat edildi, yoksa Rableri onlara bir hayır mı diledi?" (Cin, 8-10)

Rabbimiz, bu konuyla ilgili olarak şöyle buyurmaktadır:

"Gerçekten biz dünya göğünü (o yakın göğü) bir ziynetle, yıldızlarla süsledik. Onu her inatçı şeytandan koruduk. Onlar yüksek (melekler) topluluğunu dinleyemezler. Her taraftan kovulup atılırlar. Uzaklaştırılırlar. Onlara ardı arkası kesilmez bir azab vardır. Ancak kulak hırsızlığı yapanlar olur. Onu da yakıcı bir alev takip eder." (Sâffat, 6-10 )



''Ey iman edenler! İçki, kumar, dikili taşlar (putlar) ve fal okları şeytan işi birer pisliktir. Bunlardan kaçının ki, kurtuluşa eresiniz.’’ (el-Mâide, 5/90)



Ömürlük, yıllık, günlük burç falı, Kur’an’ın da tabiriyle fal okları ve bunları aracı kılarak gaybı bilme çabası bizi şeytani vesveselerin esiri yapar ve bizi gerçekleri görmekten alıkoyar. Muhakkak ki her insanın yapısı kişiliği yada karakteri farklıdır ama bunda, insanın yaşamış olduğu coğrafi şartlardan, iklim özelliklerine, aile yapısı ve eğitim durumuna varıncaya kadar bir çok etken vardır. Bunu ne burçlarla çözebilirsiniz, nede bununla geleceğe dair bilgiler elde edebilirsiniz.



Hayatta bizleri nelerin beklediğini yalnızca Allah (c.c.) bilir. Hayata bakışımızdan yaşam koşullarımıza ve kişiliğimizden, sağlığımıza kadar hiçbir şeyin değişmeyeceğine dair bir garantimiz yoktur. Bundan dolayıdır ki geleceğe dair bir takım hesaplarımızda, yapmak istediğimiz hayırlı işlerimizde, Allah’a (c.c.) dayanıp dua edip tevekkel olmalıyız. Karşılaşacağımız her zorlukta yada kolaylıkta sabretmemiz gerektiğini unutmamalıyız.



Batıl inanışlar bizi hüsrana götürür. Ye'se düşmemek, kaybedenlerden olmamak için atacağımız her adımda Allah’ı (c.c.) anmalıyız ve yalnız O’ndan yardım dileyip yalnız O’na hamdetmeliyiz.


Bayram Küçük
Gönderen : yusra Ülke :
Tarih : 18.09.2014 Şehir :
İbrahim Olup En Sevdiğimizi Allah’a KURBAN Edebilme Bilinci

Kurban; İslâm’ın şiarlarından biri…

Kurban; anlamı, insanı Allah’a yaklaştıran şey…

Allah’ın rızâsına, O’nun sevgisine yükselten, takvâ duygusunu zenginleştiren, gönlü Allah’a bağlayan, fedâkârlık simgesi… Allah için vazgeçemeyeceğimiz hiçbir şeyin olmadığının ve O’na her şeyimizi fedâ edebileceğimizin göstergesi…

Kurban anlayışı, hemen bütün dinlerde mevcut bir ritüel, İlâh’a takdim edilen hediye…

Halkın “ben sana kurban”, “canım sana kurban”, “kurbanın olam” şeklinde muhâtabına aşırı sevgisini ifade ettiği en anlamlı kelime…

Nice bâtıl dinde tanrıların gazabını gideren tanrı yiyeceği sayılmış, bazı dinlerde insan ve eşya da kurban kabul edilmiş. Hâlâ heykellerin önüne et değilse de ot konulması bu yanlış kurban anlayışının uzantısı…

Günümüzde düzen tanrısına vatandaşın, madde tanrısına mâneviyatın, sanat(çı) tanrısına hayran kitlelerin, futbol(cu) tanrısına fanatiklerin, diploma denen kâğıttan tanrıya gençliğin, para denen ve insanı paralayan bol sıfırlı tanrıya koca bir ömrün, moda tanrısına modern insanın, seks tanrısına nesillerin, Batı tanrısına Doğunun, dünya tanrısına âhiretin kurban edildiği bir vâkıa. Bütün bu kurban isteyen güçler sanal, ilâhlık da sahte. Allah’tan başka hiçbir ilâh olmadığına tüm hücreleriyle iman ve şehâdet eden muvahhid mü’min, Allah’tan başka kendisi için kurban edilecek ve kurban olunacak hiçbir varlık kabul edemez. Tek güç kaynağı olan mutlak kudret sahibine kurban bilinciyle adanmadan, harcanmaktan ve esaretten kurtulmanın çaresi yok. Ancak İslâm’a teslim olan insan özgürleşebilir, gerçek hürriyetine kavuşabilir. Kim Allah’a sahip o neden mahrum? Kim Allah’tan mahrum o neye sahip?

Çağdaş sahte ilâhlar, modern tanrılar sadece insan bedenini kurban almakla yetinmiyor, onların ruhlarını, yüreklerini de istiyor. Bedenlerden çok daha önemli olan beyinler, gönüller tâğutlara, beşerî ideolojilere, zâlim düzenlere kurban ediliyor. Doğru kurban anlayış ve uygulamasının sonu cennet, yanlış kurban anlayışının sonu da zillet ve âhirette de dehşet.

Kendi hevâsına, eşyaya, ideolojilere, tâğutlara kurban edilen insanlığın yeniden izzete kavuşması için Allah’tan başkasına kul olmaması, her ibâdetinin yalnızca Allah için olması gerekiyor. Aziz, onurlu ve erdemli insan olmanın yolunu gösteriyor Rabbimiz: “De ki: Benim namazım, ibâdetlerim, hayatım ve ölümüm, âlemlerin Rabbi olan ve ortağı bulunmayan Allah içindir. Ben, bununla emrolundum ve (böyle inanarak) Müslüman olanların ilki de benim.” (6/En’âm, 162-163). Bu âyetteki ifadeyle kendimizi Allah’a adayarak armağan edip şöyle ant içmiş oluyoruz: “Benim tüm istek ve arzum, kurbanım ve bütün ibâdetlerim, hayatım ve ölümüm âlemlerin Rabbi olan Allah’a armağan olsun! Ulûhiyetinde O’nun ortağı yoktur. Ben, işte bu tevhid ile emrolundum ve ben varlığını kayıtsız şartsız Allah’a teslim edenlerin öncüsü olacağım!”

İnsanların sahte tanrılara böylesine dünya çapında kurban edildiği, İslâm düşmanı zâlim işgalcilerin kurban yerine Müslümanları kesip onların kanını sel gibi akıttıkları zamanları bayram sevincinden ziyade, ümmetin muhâsebesini yaparak kurtuluş planlarıyla değerlendirmeliyiz.

Fesâdın ve şirkin egemen olduğu böyle bir dünyada, İslâm’ın getirdiği kurban ibâdeti bu çarpık zihniyete bir tavır alıştır, bir meydan okumadır. Evet, bir yanıyla tam bir teslimiyet olan kurban bilinci, diğer yanıyla isyan ateşini yakmak, Allah’a isyan edenlere isyan bayrağını çekmektir. “Lâ”sı olmayan, tahrif edilip yumuşatılmış, ısıtılıp ılımanlaştırılmış din anlayışından, hayatın merkezine başka şeylerin konulduğu şirk anlayışından kurtulmak için O’nun yoluna her şeyimizi kurban edebilmeye hazır olmamız ve kendimiz de kurban olma için can atmamız gerekiyor. Ancak bu bilinç bizi dünyada izzete, âhirette cennete kavuşturur.

Bu anlamda kurban, varlığın, esas sahibine iâde edilişini, emanet şuurunu sembolize eder. İnsanın hizmetine sunulan maddenin esâretinden kurtulmak, Allah dışında hiçbir şeyin ve hiçbir kimsenin önünde belimizi bükmemek, hayvan sürüsü gibi güdülmemek, parlak kurbanlık bıçaklarına boyun uzatmamak bilincidir bu. Kurban, malın da canın da gerçek sahibini tanıyıp mülkün sahibinin istediğini istediği gibi yerine getirmektir. Kurban, Allah’a; kurban ettiği hayvan için “o benim kurbanımdı, ben ise Senin kurbanınım” diyebilmektir. Diyebilmek, sadece dille değil, bütün organlarla; diyebilmek ve gerektiğinde uygulayabilmektir.

Et değil, kan değil; Allah’a takvâ ulaşır (22/Hac, 37). Kurban bizim takvâmızı içerdiği oranda makbul bir ibâdet… Füzeden çok daha hızlı yücelere yol alacak şekilde İlâhî rızâya ihlâsımız ölçüsünde bizi ulaştıracak bineğimizdir, kurbanımız…

Allah'ı sevmek, yani muhabbetullah, her mü’minin, elde etmek için ardından koştuğu mertebelerin en yücesi… Allah sevgisi; kalplerin azığı, ruhların gıdası, gözlerin bebeği… Allah sevgisi; bir hayattır, onsuz insan ölülerden sayılır; bir nurdur, onu kaybeden karanlıklarda kalır. İnsan için en büyük mutluluk, Allah sevgisine ulaşmaktır. Bu sevgiye ulaşmanın yolunu ve sevginin isbatını Yüce Allah şöyle bildirir: "De ki: 'Eğer Allah'ı seviyorsanız bana uyun ki Allah da sizi sevsin ve günahlarınızı bağışlasın." (3/Âl-i İmrân, 31). Allah’ı seven O’nun Rasûlüne uyar. Kurban; Rasûl’ün vâcip hükmünde önemli sünnetlerinden biri. Paradan, maldan, candan geçme ile ortaya konan kurban, Allah sevgisinin ve Rasûl’e tâbî olmanın isbatıdır.

İsyan ile sevgi bir arada bulunamaz. Allah'ı sevmek, diğer varlıkları sevmemeyi gerektirmez. Ancak, yaratılanı Yaratan gibi, Yaratan’ı da yaratılan gibi sevmek küfürdür. İşte kurban, Yaratan’ı her şeyden çok sevdiğimizi göstermek, yaratılan mallardan ve canlardan bazılarını O’nun uğrunda fedâ ederek bu sevgiyi yerli yerine koymak, sevgi sınavını kazanmaktır.

Hiç kimsenin sevgisi Allah sevgisinden daha ileri olamaz: “De ki: Eğer babalarınız, oğullarınız, kardeşleriniz, eşleriniz, hısım akrabanız, kazandığınız mallar, kötü gitmesinden korktuğunuz ticaret, hoşlandığınız meskenler/köşkler size Allah'tan, Rasûlünden ve Allah yolunda cihad etmekten daha sevimli geliyorsa, (işte o zaman) Allah’tan size bir belânın gelmesini bekleyin. Allah böyle fâsık bir toplumu, asla dosdoğru yola ulaştırmaz.” (9/Tevbe, 24). Babamız ve oğlumuz, kardeşimiz veya eşimiz Allah’tan ve cihaddan daha sevimli olamaz da bir kurban parası mı daha sevimli olacak ve bu yanlış sevgi sahibi mi Müslüman kalacak?

Namazsız, ibâdetsiz bayram olmaz. Yüce Rasûl şöyle buyurmuştur: "Bu günümüzde yapacağımız ilk şey, namaz kılmaktır." (Buhârî, Iydeyn 3; Müslim, Edâhî 7). Bayram, Allah'a yakınlık ve kulluk zamanıdır. Bayram namazı kılınmadan bayram başlamaz. Yine gücü yeten Müslüman, kurban kesmeden bayram yapmaz. Kurbandır bayramımız, bayramdır kurbanımız bizim. Hac'da, Zilhicce’nin onunda temettu haccı yapanlar da kurban keser. Ama bu, bayram kurbanı değil, şükür kurbanıdır. Çünkü bir gün önce hacı olmuş, artık dünyada en sevdiği varlığı, oğlunu kurban eden ve kendi canını seve seve Allah’a verenin çağrısına uymuş, onların izini takip etmiş, kendisi ve en sevdiği kurban olmuş, İbrahim’leşmiş ve İsmail’leşmiştir hacı. Kurbandan sonra ilk iş olarak şeytan taşlanır, sonra bayram başlar. Şeytanı mağlup etmeden, şeytanlara taş atmadan mü'min bayram yapmaz. Bayramın ilânı çokça ve yüksek sesli tekbirlerle olur. Allah'ın en büyük olduğu, O'nun dışındaki şeylerin çok da önemli olmadığı ilân edilir bayramda. "Bu bayram günleri, yeme içme ve Allah için zikir günleridir."

Kurban ibâdeti, İbrahim’in ve İsmail’in şehâdetini bu çağa taşımaktır. Bunu kimileri kurban keserek sembolik olarak yapar. Kimileri de canlarını Allah yolunda vererek fiilî olarak gerçekleştirir. Allah için kurban kesen, Allah yolunda gerektiğinde kan akıtmaya veya kendi kanını akıtıp canını vermeye hazır bir cihad eridir. Allah emretse oğlunu ve kendini kurban edebilecek olan muvahhid mü’min, gerektiğinde oğluyla karşılaştırılmayacak kadar kıymetsiz olan İslâm düşmanının kanını akıtmaya, gerektiğinde İsmail Peygamber’den kıymetli olmayan canını fedâ etmeye, Allah yolunda kıyâm edip cihad etmeye can atmakta, esas bayramın şehid veya gâzi rütbelerinde olduğuna inanmaktadır. İslâm dünyası, Allah yolunda mallarını ve canlarını kurban olarak fedâ eden veya etmeye hazır olan, çağdaş İbrahim ve İsmail’ler eliyle yücelecektir.

Bayramlar, sadece bir sevinç günü değildir. Aynı zamanda şükür, zikir, diğer mü’minleri hatırlama, muhâsebe ve derlenip toparlanma günleridir. Gönül arzu ederdi ki, bayrama İslâm âleminin gülen yüzü ile girelim ve sevinip bayram yapmaya hak kazanalım. Bayram günlerinin sevinci, cevaplamakta zorlandığımız acı bir soruyla buruklaşıyor: "Kâfirlerin emrinde ve onların oyuncağı konumunda, çeşitli zulümlere muhâtap, vatanları işgalciler tarafından ve topraktan çok daha kıymetli zihinleri, gönülleri tâğutlar eliyle işgale uğramış, zillet içinde yaşayan dünya coğrafyasındaki günümüzün müslümanları, nasıl sevinip bayram yapacak? Kurban sofrasındaki zeytin gibi kurşunlarla kurban giden veya sırasını bekleyen kardeşleri cephede canıyla imtihan olurken yan gelip yattığı halde kendisi bayramı hak ediyor mu insanımız ve biz?

Esas bayram, gerçek bayram; İslâm'ın her şeyimize, bireysel, sosyal ve siyasal hayatımıza hâkim olmasıyla, Allah'a hakkıyla kulluk sergilememizle ortaya çıkacaktır. Bayramlar Allah'a kulluğun neticesi, Allah'a yaklaşmanın sembolleridir. Esas bayram, tâğutların Cehenneme çevirdiği dünyayı Cennete benzettiğimiz ve Cenneti hak ettiğimiz gün olacaktır. Bayram bir liyâkattir. Kazançlara bayram; kayıplara mâtem yapılır. Kur'an'ın (sosyal ve siyasal hayata yansıması gereken tüm hükümleriyle) mahkûm, dünyanın da zindana döndürüldüğü bir zamanda, bayram yapmaya ne kadar hakkımız olduğunu düşünmeliyiz. Medine İslâm Devleti kurulmazdan önce Mekke’de, Habeşistan’da yaşayan müslümanların bayramları yoktu. Bugün küfrün egemenliği altında yaşayan, müslümanca yaşama hakkını elde edemeyen müstaz'af müslümanların bayram yapıp sevinmeye ne kadar hakları olabilir?

Kurban ibâdetinin şuuruna varmayanların payına kurbandan belki de “et”, İsmail gibi olanların payına da “cennet” düşer. Kendilerini Allah’ın yoluna kurban olarak hazırlayanlar; imanlarını tıpkı kestikleri kurban gibi kusursuz, eksiksiz yapmaları gerekir. Bedeninde noksanlık olan hayvanlardan kurban olmaz. Kurbanın sağlıklı, eksiksiz ve hayvanlar arasından en seçilmişlerden olması gerekir. İmanı eksik, hastalıklı, felçli ve illetli olanlar kendilerini o ulvî gâyeye adayamazlar. Öyleyse, haydi yeniden İslâm’a, yeniden imana!

Kendini Allah’a adayıp nefsini ve sevdiklerini kurban edebilenlere Allah’ın bir lutfudur Kurban ve Bayram. Bu anlayıştan uzak yaşayanlar olsa olsa Et Bayramı kutlarlar. Sevdiğimiz dünyevî şeyleri Allah yolunda kurban etmeden bayram yapmaya hakkımızın olmadığını unutmamalıyız.

İbrahim olup İsmail’imizi, İsmail olup gerektiğinde kendi nefsimizi O’nun yolunda seve seve fedâ edebilme bilinciyle hak edenlerin bayramı mübârek olsun. Hak etmek için Hakk’a teslim olma duâsıyla, Allah yolunda kurban adayı, cihad eri, canlı şehidlere selâm olsun!

AHMET KALKAN

  YAYIN AKIŞI - PAZARTESİ
SAAT  |   PROGRAM
00:00   MÜZİK
01:00   MÜZİK
02:00   MEALLİ HATİM
03:00   MÜZİK
05:00   HATM-İ ŞERİF
06:00   CEVŞEN-ÜL KEBİR
07:00   TARİHTE BUGÜN
07:30   MÜZİK
08:00   HABERLER
09:30   SABAH SOHBETLERİ
10:00   MÜZİK
11:00   MÜZİK
12:00   MANŞET HABER
12:30   MAİDETÜR'RAHMAN
13:00   HABERLER
14:30   ROMAN KUŞAĞI
15:00   İSTEK SAATİ
15:30   İSTEK SAATİ
16:00   İSTEK SAATİ
17:00   HADİS DERYASI
18:00   XEBER
19:00   ANA HABER
20:00   MÜZİK
21:00   MÜZİK
22:00   AYDINLIĞA DOĞRU
23:00   HATM-İ ŞERİF
  HAVA DURUMU - PAZARTESİ
  SOSYAL MEDYA
   İSTATİSTİK